Her insanın hayatında, takvimde görünmeyen ama düzenli aralıklarla gelen, sanki yıllık abonelik gibi işleyen bir "lanetli gün" vardır. Bu gün kendini ilan etmez. Sabah kalktığınızda belli bir his vardır içinizde — "bugün o gün" diye. Ve haklı çıkarsınız. Cenaze hazırlıklarından başlar. Oradan virüslü bilgisayara atlar. Broşüre, veriye, sınav hazırlığına uzanır. Ve tam da her şey yolundaymış gibi görünürken bisikletiniz tam ortadan ikiye ayrılır.
Ben bu güne bir isim koydum: Kırık Bisiklet Sendromu.
Sabahtan Beri Her Şey Üzerimdeydi
O gün sabahın erkeninde cenaze hazırlığıyla başladı. Büyük bir kişinin cenazesine gidilecekti ve hazırlık süreci de kendi içinde sıkıntısız geçmedi. Cenaze bitti. Asıl görev listesi hâlâ bekliyordu.
Bilgisayarıma ilginç bir virüs girmişti. Akademik görevler sıra bekliyordu. İki saat anlatacağım, güya uzmanı olduğum bir sunuma çalışmam gerekiyordu — bu güya kelimesini, o gün virüs çıkmasaydı kullanmayacaktım. Öğrencilerden veri toplamak için broşür hazırlayıp bastıracaktım. Ve üstüne üstlük, çekingenliğimi yenip bir öğrenciyle farklı bir sohbet kurarak sahadan veri toplama işlemine başlayacaktım. Bunu, memnuniyetle söyleyeyim ki, başardım.
Çarşıda babamla karşılaştım. "Her şey yolunda" dedim. İkimiz de memnun ayrıldık. Birazdan başıma geleceklerden ikimiz de habersizdi.
Bilişsel yük teorisine (Cognitive Load Theory) göre, çalışma belleği aynı anda sınırlı sayıda görevi işleyebilir. Cenaze, virüs, broşür, veri toplama ve sunum hazırlığının aynı güne sıkışması, zihinsel kapasiteyi maksimuma çıkarır. Bu noktada beyin öncelik sıralamasını otomatikleştirir — yani arka planda farkında olmadan triaj yapılır. Bu yüzden o gün hem işlevsel hem de yorgundu: sistem çalışıyordu ama sınırındaydı.
Bisikletle eve dönüyorum. Çıtı pıtı, güzelce sürüyorum. Derken bir ses:
"ÇIT.
— Bisikletin son ve öz vasiyeti
Arkama döndüm. Bisikletin yarısı yoktu. Yolun tam ortasındayım. Elime alıp taşıyamıyorum çünkü neresinden tutsam fiyasko. Yoldan geçenler bakıyor, ben olayın kozmik anlamsızlığı karşısında kendi kendime gülüyorum. Tek bir kişi çıkıp "kardeşim ne oldu, yardım ister misin?" demedi. İnsanlık hali.
Yardım Gelmedi. Gitmek Zorundaydım.
Annemi aradım. Arabayı getirsin, en azından taşımaya yardım etsin diye. Ama her zaman annede olan araba, o gün başka bir yerdeymiş. Tabii ki. Evrenin ince mizah anlayışına selam olsun.
Yani seçenek kalmamıştı. Bisikleti taşıyacak olan bendim. Yalnız. Kaldırımın ortasında, insanlar bakarken, bel fıtığı olacakmış gibi bir his içinde — ama gidecektim.
Ve işte burada ilginç bir şey oldu. O taşıma süreci boyunca zihnim boş durmadı. Bisikleti en verimli biçimde nasıl taşırım, ağırlık merkezi nerede, hangi açıdan tutmak en az zorluyor — bunları durmadan hesapladım. 3 boyutlu uzamsal zekam kendiliğinden devreye girdi. Teknoloji Tasarım dersine, resim dersine ve Portal oyununa binlerce selam olsun. Bir de oyunlar zeka geliştirmez derler...
Uzamsal zeka araştırmaları, aksiyon video oyunlarının görsel-uzamsal işleme kapasitesini artırdığını göstermektedir. Gerçek zamanlı 3B ortamlar prefrontal korteksi ve paryetal lobları doğrudan uyarır. Yani o kaldırımda otomatik çalışan hesaplamalar, boşuna harcanmış oyun saatlerinin eseri değildi. (Tabi burada sürekli birbirini vurmalı multiplayer oyunlarından bahsetmiyorum. O, DSM nin konusu...)
Beni yetiştiren ve Çözüm Odaklı Yaklaşım'ı bir yaşam biçimi olarak benimseyen kıymetli hocamın ellerinden öperim. Ben her ne kadar kendimi problemi analiz etmeden, kökenine inmeden rahat edemeyen bir araştırmacı olarak tanımlasam da, o sarı bisiklet yolda ikiye ayrıldığında zihnimin istisna durumlar ve çözüm haritaları üzerine ne kadar hızlı bir işletim sistemi koşturduğunu fark ettim. Normalde 'Neden kırıldı?' sorusunda boğulması beklenen o analitik zihin, kriz anında Portal'daki bir bulmacayı çözercesine doğrudan 'Nasıl eve varırız?' sorusuna odaklandı. Aslında hayatım boyunca problemleri analiz ettiğimi sanırken, farkında olmadan onları hep istemsiz bir çözüm ustalığıyla yönetmişim. Lazarus ve Folkman’ın stres teorisindeki 'problem odaklı başa çıkma' (problem-focused coping) tam da burada bir lütfa dönüşüyor: Durumu değiştirme imkânı varken beyin, problemin yasını tutmak yerine çözümün mimarisini çiziyor. Hocam haklıymış; ben aslında çoktan o çözüm odaklı ekolün bir parçasıymışım da, fark etmek için bisikletin kırılmasını beklemem gerekmiş. Beyin o gün bir seçim yaptı ve fiyaskonun içinden 'başarıyı' çözümle çekip çıkarttı.
Babamın bu durumdan haberi yoktu. Eve gelene kadar da olmadı.
Akşam Olan Şey
Her şeyi ben taşıdım. Yalnız. O günün bütün ağırlığıyla — cenaze, virüs, görevler, kırık bisiklet — eve geldim. Babam işten döndüğünde ben çoktan içerdeyim. Bisiklet de görünür bir yerde.
Babam bisikleti gördü. Hemen anneme koştu:
''Kaza mı yaptı, başına bir şey mi geldi, şimdi nasıl?''
Sonra odama geldi. Bir şey olup olmadığını, durumumu sordu.
İronik olayı yaşayan bendim. Ben bile kendime bu kadar önem vermemişken, sanki onun vücudundan bir parça eksilerek benim için endişelendi. Üstelik her şey çoktan bitmişti. Ama babam için saat fark etmiyordu bisikleti görünce oğlunu düşündü, hepsi o.
Burada duralım.
Çünkü bu sahne, o günün bütün anlam bütününü tek noktada topluyor.
Yıllarca psikoloji okudum. Bağlanma kuramını, ebeveyn-çocuk dinamiklerini, koşulsuz kabulü biliyorum. "Babalık duygusu nedir?" diye sorsan, akademik düzeyde anlatabilirim. Ama o akşam babam odama girene kadar, bilmek ile hissetmek arasındaki uçurumu bu kadar net görmemiştim.
Burada devreye giren kavram "zihinselleştirme" (mentalization) değil, doğrudan yaşantısal bilgi — yani bir şeyi propositional olarak bilmek (önermeler, tanımlar, teoriler) ile procedural ve yaşantısal olarak bilmek arasındaki ayrım. Nörolojik olarak bu iki bilgi türü farklı bölgelerde depolanır. Soyut bilgi prefrontal kortekste; yaşantısal, bedensel bilgi ise amigdala ve limbik sistemle bütünleşerek kodlanır. Babalık duygusunun tanımını prefrontal korteksinizde tutabilirsiniz. Ama o akşamki sahneyi limbik sisteminiz kaydetti. Ve bu ikisi aynı şey değildir.
Babamla zaman zaman fikir ayrılığına düşeriz. Nesil farkı, bakış farkı. Ama ikimizin arasında şöyle bir gerçek var: aramızdaki koşulsuz kabul, davranışı yargılamayı mümkün kılarken kişiliği sevmeyi zorunlu kılar. Bu, küçük ama sağlam bir mucizedir. Rabbime sonsuz hamd ü sena.
Bir Musibet, Bin Analizden İyidir
Bu vecizeyi okuyunca çoğumuz "evet doğru" deriz ve geçeriz. Ama kaldırımda bisikletin yarısını tutarken, içimden yüz küfür geçerken şunu anladım: Bu cümle bir teselli sözü değil, bir epistemolojik uyarıdır.
Biz insanlar sonucu çok severiz. Başarı hikayelerini okuruz, başarılı insanları idol yaparız, pastanın en güzel ve en tatlı dilimini isteriz. Süreç? Süreç çirkindir. Bisikletler kırılır, virüsler girer, araçlar başka yerdedir. Kim okur bunu?
Oysa anlam, çoğunlukla tam da o çirkin anın içine gömülüdür.
Carol Dweck'in büyüme zihniyeti (growth mindset) araştırmaları, başarısızlığı sabit bir son olarak değil, öğrenme sürecinin kaçınılmaz bir parçası olarak görmesini inceler. Ama daha derine inersek: psikolojik dayanıklılık (resilience) literatürü, zorlukların kişiyi kırmadığını, aksine işlevsel başa çıkma repertuarını genişlettiğini gösterir.
Nitekim Uhud Savaşı'nda Peygamber Efendimiz (A.S.M.) bile yenilgiyi tattı. İnsanlık tarihinin en büyük önderinin hayat anlatısı içinde yenilgi sahnesi var. Neden? Çünkü anlam yalnızca zaferden doğmaz. Bazen kırılmaktan doğar. Bazen "ÇIT" sesinden.
Joker Gibi Gülmek: Zayıflık mı, Olgunluk mu?
Her ay hemen hemen bir kez bu tür bir gün gelir. Komplike talihsizlikler, üst üste. İçsel olarak hissederim geldiğini. "HIIIHH GELDİ YİNE TALİHSİZ GÜNÜMÜZ, HADİ BAKALIM" derim. Ağzımdan binlerce küfür çıkar, ama gülerek.
Bu bir savunma mekanizması mıdır? Kesinlikle. Ama önemli olan hangi savunma mekanizması olduğu. Freud'un hiyerarşisinde mizah, olgun savunma mekanizmaları arasında yer alır. Bastırma, inkâr, projeksiyon gibi ilkel mekanizmaların aksine mizah, gerçekliği inkâr etmez — onu kabul eder, ama üzerine bir mesafe koyar. Joker gibi gülmek, gerçekten delirmekten korur insanı.
Ama daha derinde bir inanç daha var. Bu gün beni görünmez bir şerden koruyor. Aklımın ucuna gelmeyecek bir başarının kapısını açıyor. Yeni bir şey öğretiyor. Steam başarımı gibi — aniden, beklenmedik bir anda.
Buna tesadüf demiyorum. Tevafuk diyorum.
IKIGAI, Japon Samurayları ve Kaldırımdaki Ağırlık Merkezi
Bisikleti taşırken kendimi IKIGAI felsefesini özümsemiş Japon samuraylarına benzettim. IKIGAI, "yaşam sebebi" dört sorunun kesiştiği noktadır: Ne seversin? Neyi iyi yaparsın? Dünyaya ne katkısı var? Bunun karşılığını alabilir misin?
Samurayın IKIGAI'si kılıcını en iyi biçimde kullanmaktı. Benimki o gün, kırık sarı bisikletin ağırlık merkezini hesaplayarak onu en az hasarla eve taşımaktı. Her insan kendi ölçeğinde bir samuraydır. Kılıçlar farklıdır. Anlam aynıdır.
Nesneler Konuşur
Size birazcık NESNE ETKİLEŞİM KURAMI' ndan bahsedeceğim. Ama Melanie Klein'ın nesne ilişkileri kuramını tüm akademik ağırlığıyla buraya çekmeyeceğim, kendi versiyonumu sunacağım. Nesnelerle de ilişki kurulur. Ve o ilişki, kişiliğin gizli katmanlarını açığa çıkarır.
Bir çocuğun elindeki oyuncak ayı. Yaşlı insanların omuzlarından eksik etmediği şal. Benim ailenin bir ferdi gibi saydığım bilgisayarım(DİABLO NEMESİS). Ve Lambda logosunu gördüğümde tüylerimİ diken diken eden o "Half Life 3'' imgesi. Bu saçmalıkların hepsinde bir anlam var.
O sarı bisiklet sadece ulaşım aracı değildi. Ve tam ortadan kırıldığında, sadece metal değil, o günün imgesi de ikiye ayrıldı. Ama Japonların Kintsugi sanatında kırıklar altınla doldurulur. Çatlaklar saklanmaz, sergilenir. Kırılmışlık, hikâyenin bir parçasıdır.
Regular Show, Bir Asker ve Gerçekçi Beklentiler
Bir asker arkadaşım var. Kendisi iyi bir yazar, İngilizce öğretmeni, hayat analisti. Düşünceyi bilişsel çarpıtmaların süzgecinden değil, ACT — Kabul ve Kararlılık Terapisi — çerçevesinden geçirir. Düşünceyi bir gerçeklik olarak değil, bir zihinsel olay olarak değerlendirir. Onun gibisi nadirdir.
Nöbet tutarken hayata Regular Show'un penceresinden baktık. Mordecai ve Rigby gibi. Olaylar zaten yaşanacak. Onları mümkün olduğunca komik bulmak bizim elimizde.
Çocukluğu özledik. Çünkü çocuklukta duygular saf gelir. Frontal lob henüz masum — "ama ya şöyle olursa, peki ya böyle" diye sormaz. Hisseder, yaşar, güler, geçer. Bilişsel çarpıtmalarla kirletilmemiş o küçük masum lob, belki de en doğru biçimde varoluşu deneyimleyendi.
Onun bir cümlesini buraya ekliyorum: '' HOCAM, NAZAR FAKTÖRÜNÜ UNUTMA...'' Doğrudur, haklıdır ama o değişkeni analiz edebilmek için müneccim olmak lazım.
O arkadaşa buradan selam. Ortak bir ''Regular Show'' blogu yazmak niyetiyle.
"Ben Tevafuka inanan bir insanım. Her kırık bisikletin, onarılmayı bekleyen bir hikâyesi olduğuna inanırım.
Yorumlar
Yorum Gönder