Hz. Yusuf Kıssası Üzerinden
Kardeş Rekabeti ve İnsan Psikolojisi
Adler'in Bireysel Psikolojisi Işığında Bir Okuma
Bir an durun ve şunu düşünün: Çocukluğunuzda kardeşinizle yaşadığınız o küçük rekabeti, annenizin ya da babanızın size değil de ona baktığı o anı, içinizde bir şeylerin sıkıştığını hissettiğiniz o sessiz öfkeyi. Belki yıllar geçti, belki o kıskançlığı çoktan unuttunuz. Ama o duygu bir yerlerde hâlâ yaşıyor olabilir. Çünkü insan psikolojisi, çocuklukta öğrendiklerini asla tam olarak terk etmez.
Kur'ân-ı Kerîm'in uzun ve bütünlüklü kıssası olan Hz. Yusuf (A.S.) kıssası, tam da bu derinliklere dokunur. Bu kıssa; kardeş kıskançlığını, ebeveyn sevgisinin çocuklar üzerindeki ağır gölgesini, iftira karşısında insanın ne yapabileceğini ve en nihayetinde affetmenin ne anlama geldiğini, hepsini tek bir anlatıda işler. Kur'ân, bu kıssayı "ahsanel kasas" yani kıssaların en güzeli olarak nitelendirir.
Modern psikoloji ise bu olaylara farklı kavramlarla yaklaşır. Özellikle Alfred Adler'in bireysel psikoloji kuramı, bu kıssadaki aile dinamiklerini anlamak için son derece aydınlatıcı bir perspektif sunar. Burada hemen bir parantez açmak gerekir: Kur'ân kıssası ilahî bir hakikati anlatır; psikoloji ise insan davranışlarını anlamaya çalışan bir bilimdir. Psikolojik yorum, kıssanın manevi anlamını değiştirmek için değil, günümüz insanının bu kıssadan daha çok şey öğrenebilmesi için bir araç olarak kullanılmalıdır.
Önce sahneyi zihnimizde canlandıralım. Hz. Yakub'un (A.S.) evi büyük ve kalabalıktır. On iki oğul. Ve içlerinden biri (Yusuf) babasının gözlerinde bir başka parlar. Bunu diğerleri hisseder, görür, içselleştirir. Kur'ân bu duyguyu saklamaz:
Bu cümledeki acıyı duymak için psikolog olmak gerekmez. "Bizden daha sevgilidir" cümlesi ağır bir cümledir. Hem bir kırılganlığın itirafıdır hem de bir kızgınlığın fitilidir. Modern psikoloji bu olguya algılanan ebeveyn ilgisi eşitsizliği adını verir. Dikkat edin: "algılanan" sözcüğü çok önemlidir. Gerçek bir eşitsizlik olmasa bile, çocuğun zihni kendi gerçeğini inşa eder. Ve insan, kendi inşa ettiği gerçeğe göre davranır.
Günümüze gelin. Kaç ebeveyn bilmeden bir çocuğunu diğerinin önünde överek aslında tehlikeli bir fitil ateşlemiştir? Kaç büyük kardeş, küçük bir kardeşin doğumuyla birlikte "tahtının" sarsıldığını hissedip bir daha kendine güvenememiştir? Bu dinamikler, binlerce yıl önce Hz. Yakub'un evinde yaşananlardan bugün de farklı değildir. Çünkü insan psikolojisi değişmez; yalnızca kostümleri değişir.
Alfred Adler, Freud'un gölgesinde kalmış olsa da kimi psikologlara göre çok daha insani bir kişiliktir. Kendisi de çocukluğunda büyük kardeşinin gölgesinde büyümüş hasta bir çocuktu. Yaşadığı aşağılık duygusunu ilerleyen yıllarda hem kendi hayatında hem de kuramında işledi. Yani Adler sizi ve Hz. Yusuf'un kardeşlerini anlamak için belki de en iyi konumdaki isimdi.
Adler'e göre insan davranışının temeli şu basit ama derin soruya dayanır: ''Ben yeterli miyim?'' Hiçbirimiz bu sorudan muaf değiliz. Çocuklukta bu soruya verilen yanıt (ve çevrenin bu soruya verdiği tepki) kişiliği derinden biçimlendirir. Adler buna aşağılık duygusu adını verir. Bu duygu patolojik değildir; aksine sağlıklı insanı büyümeye iten bir içgüdüdür. Sorun ancak bu duygu sağlıklı kanallardan değil, yıkıcı yollardan akmaya başladığında ortaya çıkar.
Her insanda var olan "yeterli miyim?" sorusu. Sağlıklı bir itici güç, ama yanlış kanala akınca yıkıcıdır.
Başkalarının iyiliğini düşünme ve empati kurma kapasitesi. Adler'e göre psikolojik sağlığın en temel ölçütüdür.
Bireyin zorluklar karşısında geliştirdiği değişmez tepki kalıbı. Erken çocuklukta şekillenir, hayat boyu sürer.
Gelişme, anlam ve katkı arayışı. Yapıcı yönde akınca topluma katkıya, yıkıcı yönde akınca saldırganlığa dönüşür.
Bu dört kavramı öğrendiğinizde, etrafınızdaki insanları ve kendinizi bambaşka bir gözle okumaya başlarsınız. Ama daha da önemlisi: Hz. Yusuf kıssasındaki her karakteri sanki onların iç sesini duyar gibi anlarsınız.
Kardeşlerin planını Kur'ân bizden saklamaz. İçlerinden biri şöyle der:
Bu ayet yüzyıllar öncesinden bugünün aile psikolojisine ışık tutar. Dikkat edin: Kardeşler Yusuf'u sevmediği için değil, sevgiyi paylaşmak istemedikleri için onu yok etmek istiyorlar. Bu ince ama çok önemli bir ayrımdır. Buradaki dürtü nefret değil, yoksunluk korkusudur. "Eğer o olursa, ben olmayacağım" mantığı.
Adler bu dinamiği çok iyi tanımlar: Sosyal ilgisi gelişmemiş bireylerde sevgi bir pasta gibi algılanır, birinin payı artınca diğerininki azalır. Oysa sağlıklı aile ortamlarında sevgi böyle işlemez; birini sevmek diğerini sevmekten eksiltmez. Ama bunu öğretmek, bunu hissettirmek, işte asıl sorumluluk burada, ebeveynlerin omuzlarındadır.
Kıssadaki her karakter, Adler'in kuramının sanki bilinçli olarak kurgulara yerleştirilmiş bir temsili gibidir.
Hz. Yusuf, uğradığı her haksızlığa rağmen sosyal ilgisini hiç kaybetmemiştir. Kuyuda, köle olarak zindanda olsa bile etrafındaki insanları görür, onlara yardım eder. Zindandaki iki mahkumun rüyasını yorumlaması bunun simgesidir: "Ben burada acı çekiyorum, ama sen de bir şeyler yaşıyorsun ve bunu önemsiyor, dinliyorum." Adler'in "Yararlı Tip" dediği kişilik budur. Toplumsal bağı, bireysel acının üstünde tutan insan.
Kardeşler kötü insanlar değildir, yaralı insanlardır. Aşağılık duygularını sağlıklı bir kanala akıtamayıp rakibi yok etme yolunu seçmişlerdir. Bu, Adler'in "yıkıcı üstünlük çabası" olarak tanımladığı tepkidir. Kıssanın sonunda ise Yusuf onları affettiğinde ve suçlarını kabul ettiklerinde, sosyal ilgilerinin yeniden filizlendiğini görürüz. İnsan değişebilir, bu durum kıssanın en güçlü mesajlarından biridir.
Hz. Yakub'un Yusuf'a duyduğu özel sevginin arka planında peygamberlik müjdesi ve rüyalar vardır. Ama bir ebeveyn olarak bu sevginin çocukların gözünde fark yaratmasına zemin hazırlamış olması, kıssanın derin bir insani gerçeği barındırdığını gösterir.
Kölelikten sonra Hz. Yusuf, Mısır'ın güçlü bir yöneticisinin evine alınır. Ama bu kez tehlike dışarıdan değil, içeriden gelir. Züleyha ona iftira atar. Yusuf suçsuz olmasına rağmen zindana atılır.
Burada durup bir an düşünmek gerekir: Yusuf'un zindana gitmemek için yapabilecekleri vardır. Gerçeği biraz eğebilir, durumu biraz farklı anlatabilir, kendini kurtarabilir. Ama yapmaz. Bunun yerine şöyle der:
Adler'in "yaşam tarzı" kavramı tam burada devreye girer. Yaşam tarzı, bireyin kriz anlarında takındığı temel tutumun adıdır. Baskı altında kim olduğunuzu anlarsınız; rahatlıkta değil. Hz. Yusuf'un yaşam tarzının üç sütunu vardır: sabır, ahlaki kararlılık ve uzun vadeli anlam. O, bu anın acısına değil, geride bıraktığı değerin kalıcılığına bakıyordur.
Bu, günümüz insanı için de derinden bir soru barındırır: Haksızlığa uğradığınızda ilk içgüdünüz ne olur? İntikam mı? Kaçmak mı? Yoksa sabır ve kararlılık mı? Cevabınız, Adler'in diliyle söylemek gerekirse, yaşam tarzınızın aynasıdır.
Kıssanın doruk noktasına geldik. Yıllar geçmiştir. Yusuf artık Mısır'ın en güçlü adamlarından biridir. Kıtlık kapıya dayanmış, kardeşleri yardım için Mısır'a gelmek zorunda kalmıştır. Ve Yusuf onları tanır ama onlar tanımaz. Bu sahnenin dramatik gerilimini düşünün: O yıllardır bu insanları, o gün kuyuda yaşanan hıyaneti, babasının yüzünü aramıştır. Şimdi karşısındalar. Ne yapacaktır?
Bu cümle, insanlık tarihinin en güçlü psikolojik anlarından biridir. Yusuf intikam almaz. Suçluluk duygusuyla kardeşlerini ezmeye de kalkışmaz. Tek bir cümleyle hem geçmişi siler hem geleceği açar: "Bugün size kınama yoktur". Çünkü o artık o acıya değil, o acının ötesindeki anlama tutunmaktadır.
Adler bu davranışı şöyle açıklar: Psikolojik açıdan en sağlıklı insanlar, bireysel acıyı toplumsal iyiliğe dönüştürebilenlerdir. Yusuf bunu sadece kardeşlerini affederek değil, sonrasında tüm ailesini Mısır'a kabul ederek, babasına kavuşarak ve topluma hizmet etmeye devam ederek yapar. Yarasını kapamaz, onunla yaşamayı öğrenir ve onu anlam üretmenin zemini kılar.
Affetmek, o yaranın sizi hapsetmesine izin vermemektir.
Bu, Hz. Yusuf'un bize öğrettiği en derin derstir."
Şimdi bu kıssadan günümüz ailelerine somut dersler çıkaralım. Bu tavsiyeleri bir parmak sallayarak değil, aksine Hz. Yusuf kıssasının ve psikoloji biliminin ortak sesini aktararak sunuyoruz. Çünkü bu kıssadaki acıların büyük çoğunluğu, önlenebilir acılardı.
Her çocuk farklıdır ve her çocuğa farklı biçimlerde yaklaşmak gerekir. Bu, ayrımcılık değildir. Ama tehlikeli olan şudur: Bir çocuğun başarısını, yeteneklerini ya da sevimli halini diğerinin önünde sürekli öne çıkarmak. Araştırmalar, kardeş kıskançlığının en sık tetikleyicisinin doğrudan kötü muamele değil, ebeveynin bakışındaki algılanan eşitsizlik olduğunu gösteriyor. Çocuğunuza onun değerini söyleyin, ama bunu diğerini küçümserek yapmayın.
"Kardeşine bak, o yapıyor" ya da "Abinle neden aynı değilsin?" gibi cümleler ebeveyn dilinde masum görünür. Ama çocuğun zihninde bu cümleler şu anlama gelir: "Sen, olduğun haliyle yeterli değilsin." Adler'in kuramı bize şunu söyler: Aşağılık duygusu, performans eksikliğinden değil çoğunlukla bu tür karşılaştırmalardan doğar. Çocuğunuzu dünün kendisiyle kıyaslayın, kardeşiyle değil.
Hz. Yusuf kardeşlerini yıllarca taşıdığı bir intikam duygusuyla karşılamadı. Onlara "sen zaten böylesindir" demedi; suçlulukları içinde boğulmalarına da izin vermedi. Onarım kapısını açık tuttu. Aile içinde bir çocuk hata yaptığında, onu damgalamak yerine değişim ve onarım için güvenli bir alan sunun. Psikoloji literatüründe bu "tamir penceresi" olarak adlandırılır ve sağlıklı aile ilişkilerinin en kritik unsurudur.
Adler'e göre sosyal ilgi (başkasının acısını hissedebilme kapasitesi) doğuştan gelen bir özellik değil, öğrenilen bir beceridir. Bir çocuğa empati kazandırmak için ona "başkasını düşün" demek yetmez; ona örnek olmak, ortak sorumluluklar yüklemek ve başkalarının duygularını konuşmak gerekir. "Kardeşin neden üzgün olabilir?" diye soran bir ebeveyn, farkında olmadan sosyal ilginin tohumlarını eker.
Hz. Yusuf kuyuya atıldı, köle oldu, iftiraya uğradı ve hapsedildi. Her biri ayrı bir yıkım. Ama her birinden daha güçlü çıktı. Bu yalnızca peygamberlik mucizesi değil, aynı zamanda anlam odaklı bir zihnin gücüdür. Çocuklarınıza şunu öğretin: Haksızlık, acı ve başarısızlık, karakterin işlendiği fırınlardır. Zorluk, sizi yok etmek için değil; sizi inşa etmek için vardır.
Ve şimdi doğrudan size, büyüyen ya da büyümüş çocuklara seslenmek istiyoruz. Kardeşinizi kıskandıysanız, annenizin ya da babanızın sizi değil onu gördüğünü hissettiyseniz eğer bu normal bir duygudur. Bu, sizi kötü bir insan yapmaz. Hz. Yusuf'un kardeşleri bu duyguyu yaşadı ve o duygu onları yanlış bir yöne sürükledi. Ama kıssanın sonu onlara (ve bize) bir kapı açık bıraktı: İnsan değişebilir.
Eğer içinizde hâlâ taşıdığınız bir kırgınlık varsa, paylaşılmamış bir acı varsa, bunu bastırmak yerine anlamlandırmaya çalışın. Bir uzmana gidin ya da güvendiğiniz biriyle konuşun. Adler size şunu söyler: O duygunun kaynağını anlamak, onun esiri olmaktan sizi kurtarır. Ve Hz. Yusuf şunu söyler: Affetmek, diğerini değil sizi özgür kılar.
Kur'ân ise insanlığın psikolojisini
çok daha öncesinden ve çok daha derininden bütünüyle anlatmıştır."
Yorumlar
Yorum Gönder