TeknoPsikoloji

Kuram · Vaka · Kültür analizi

Her kuramın bir sahnesi vardır

arşive in

AMERİKAN ERGENİZMİ

AMERİKAN ERGENİZMİ

AMERİKAN ERGENİZMİ

Amerikan ergenliğine, o filmleri çok izlemiş biri olarak bakmak

Bazen kendi kendime yaptığım analizlerde hep derim:

Bir çocuğunuz var ve on iki yaşına mı girdi? Eline bir tesbih alasın, yirmi yaşına girene kadar da "ya sabır" çekesin.

Tabi bu, ergenliğe karşı geliştirdiğim tutumun tamamı değil, sadece küçük bir parçası. O dönem hepimiz için malum. Psikoloji bilimi ve temsilcileri bu dönemle ilgili yeterince açıklama yapıyor zaten. O yüzden kalkıp da size ergenliği anlatmayacağım.

Ben sadece batı ergenliğini, onun bizim kültürümüzden abartılı farkını ve bu ergenliği medya sektörünün nasıl kullandığını, nasıl dönüştürüp bize geri sattığını anlatacağım.

Oralara hiç gitmedim. Ama o filmleri analiz edecek kadar izledim. Ve bir yerden sonra izlemeyi bırakıp anlamaya başladım.

LİSE
LİSE
01

"O koridoru neden kendi okulumdan daha iyi tanıyorum?"

Şunu itiraf edeyim: gözümü kapatıp Amerikan lisesinin koridorunu çizebilirim.

İki yanda metal dolaplar. Dolapların içine yapıştırılmış aynalar, poster kupürleri, arkadaş fotoğrafları. Kapak sesleri. Zil çaldığında herkesin aynı anda akması.

KORİDOR
KORİDOR

Ve şunu fark ettim: Aslında onlar bize bir okul göstermiyorlar. Bir düzen gösteriyorlar.

Bizim okullarımızda da gruplar vardı elbette. Ama bizim gruplarımızın adı yoktu. Onlarınkinin var: Sporcular, ponpon kızlar, inekler, ezikler... Bir çocuğa "sen bir eziksin" diyebilmen için, önce o kelimenin herkesin kabul ettiği bir mevkiye karşılık gelmesi gerekiyor. Bizde bir lakap takarsın, gülersin, geçersin. Orada bir sıfat yapıştırıldığında dört yıl taşınıyor.

02

"O yemek masaları neden bu kadar önemli?"

En çok bu dikkatimi çekti.

Mean Girls'te şöyle bir sahne var: Yeni gelen kıza kafeteryanın haritasını çiziyorlar. Kelimenin tam anlamıyla harita. Kâğıda masaları çiziyorlar ve "burada şunlar oturur, burada bunlar, sakın şuraya oturma" diyorlar.

KAFETERYA
KAFETERYA

Ve o filmin senaryosu, uyduruk bir komedi değilmiş, bir uzmanın gençleri gözlemleyip yazdığı gerçek bir kitaptan uyarlanmış.

Orada bir okulda öğretmenin oturttuğu tek yer sınıftır. Kafeteryada kimse kimseyi oturtmaz. Herkes istediği yere oturur. Ve tam da bu yüzden orası serbest bırakıldığında ne olduğunu gösteren tek yerdir. Psikoloji bilimcileri için adeta canlı bir SOSYOMETRİ alanıdır.

Ne oluyor peki? Ortada, ışığın altında, en görünür masalarda popüler olanlar. Duvar diplerinde, çöp kovasına yakın yerlerde diğerleri. Kimse bunu yazmamış, kimse ilan etmemiş. Ama herkes biliyor.

O masaların bir de kuralları var. Filmde popüler kızların kuralı şu: çarşambaları pembe giyilir. Giymezsen o masaya oturamazsın.

Kulağa saçma geliyor, öyle. Ama işleyen şey şu: Çocuk sabah dolabını açıyor ve ne giyeceğine kendi karar vermiyor. Masa karar veriyor. Bugün renk, yarın kiminle konuşacağı, ertesi gün neye güleceği. Her seferinde küçük bir parçasını bırakıyor.

Bir yerden sonra o masada oturan kız, artık kendisi değil. Masanın istediği kız.

En korktukları şey şuymuş: Tepsiyle ortada kalmak. Oturacak masa bulamamak. Bir masaya yaklaşıp "burası dolu" cevabını almak.

Bizim okulun kantininde de gruplar vardı, ben de bazen nereye oturacağımı bilemedim. Ama kimse bana "burası dolu" demedi. Birisi kaydı, yer açtı.

Bir yerde büyükler çekilince, çocuklar kendi devletini kuruyor. Ve on altı yaşındakilerin kurduğu devlet çok merhametli olmuyor.

03

"Neden sürekli aynı şeyi konuşuyorlar?"

Bu kısmı yazarken biraz zorlanıyorum ama söylemem gerek, çünkü o filmlerin yarısı bunun üzerine kurulu.

O filmlerde çocuklar birbirlerine sürekli aynı soruyu soruyor: ‘’Sen daha yapmadın mı?’’

Ve bir şeyi fark ettim. Bunu bir istek gibi anlatmıyorlar. Bir ödev gibi anlatıyorlar. Takvimi var. Baloya kadar yetiştirilmesi gereken bir proje gibi. Hiçbiri "ben bunu istiyorum ya da istemiyorum" demiyor. Hepsi "hâlâ yapmamış olmak" utancından kaçıyor.

American Pie'ın tüm konusu bu. Dört çocuk, mezuniyet balosuna kadar yetiştirmeye söz veriyorlar. Bir başkasında iki kişi bir kızın üzerine bahse giriyor. Başka birinde çocuk, "en çirkin kızı balo kraliçesi yaparım" diye iddiaya giriyor.

İnsanın üzerine bahse giriliyor. Ve film bunu bir dram olarak değil, komedi olarak anlatıyor.

ÇİFTE STANDART
ÇİFTE STANDART

Bir de şu var: Aynı şey erkeğe puan, kıza damga. Erkek yapınca adam oluyor, kız yapınca dedikodu oluyor. Yapmayınca da bu sefer başka bir laf: "sıkıcı." Yani kız için doğru cevap yok. Ne yaparsan yap bir etiket hazır.

En tuhafı ise şu: O ülkede okullarda çocuklara bu konuda neredeyse hiçbir şey anlatılmıyormuş başlarda. Çok serbest olarak bildiğimiz batı da bir zamanlar cinselliğe TABU olarak bakıyormuş. Bazı eyaletlerde "evlenene kadar hiç düşünmeyeceksin" deyip konuyu kapatıyorlarmış. Mean Girls'te bunun dalgasını geçen bir sahne bile var: Sağlık dersinde öğretmen çocuklara "yaparsanız hamile kalır ölürsünüz" diyor, o kadar.

Yani okul susuyor, sinema bağırıyor. Çocuk arada kalıyor.

Bir konuyu tabu yaparsanız yok olmuyor. Sadece yanlış öğretmenlerin eline geçiyor.

04

"Öğretmenler neden hiç öğretmen gibi değil?"

O filmlerde doğru düzgün bir öğretmen yok. Öğretmen bilgeliğini, yol göstericiliğini temsil edebilecek bir figür yok. Ve dolayısıyla da öğretmene saygı da yok. Öğrenciler öğretmene laf sokmak için âdeta yarışıyor. Kim daha iyi rezil ederse sınıfın kahramanı oluyor. Ve en tuhafı: Öğretmen buna alışmış, kızmıyor bile… O da aynı seviyeye inip öğrenciye laf sokuyor.

SINIF
SINIF

Bizde "hocam" dersin. Kızsan da, sevmesen de "hocam" dersin. Koridorda görünce sesini kısarsın. Bu bir korku değil, bir alışkanlık. O alışkanlığın adı da SAYGI.

Orada niye böyle değil, bakmaya çalıştım. Anladığım kadarıyla üç sebebi var:

  • 1- Öğretmenlerin çoğu çok yorgun. Maaşları düşük, kimse arkalarında değil, yıllardır aynı sınıfta aynı kavgayı veriyorlar. Bir noktadan sonra "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" diyorlar.

  • 2- Elleri kolları bağlı. Bir öğrenciyi sert azarlasa veli okulu mahkemeye verebiliyor. Öğretmen otoritesi gücünü yitiriyor (bir yerden tanıdık gedi). Yaptırımı olamayan bir otorite, otorite değil ki. Ricacı olur ancak.

  • 3- Bir dönem "öğretmen çocuğun arkadaşı olmalı" diye bir moda çıkmış. Öğretmenler havalı görünmeye, çocukların dilinden konuşmaya çalışmış.

Ve işte bence asıl hata burada. Öğretmen öğrencisiyle laf dalaşına girdiği anda, öğretmenliği bırakıyor. Sonra elindeki tek silah kalıyor: alay. O da çocuğun silahı zaten.

Yani otoritesini kaybeden yetişkin, onu geri almak için ergen gibi davranmaya başlıyor. Sonuç: Sınıfta bir yetişkin kalmıyor.

05

"Peki anne babalar nerede?"

Aynı filmlerde anne baba diyebileceğimiz kimseler de yok. Ya evde değiller, ya da gülünç bir ergen gibi davranıyorlar.

Mean Girls'te bir anne var, kendini "ben normal anne değilim, ben havalı anneyim" diye tanıtıyor. Kızının arkadaşlarına içecek ikram ediyor, onların dedikodularına ortak oluyor, kızıyla yarışıyor neredeyse.

Bunun bir mantığı varmış: "Çocuğum dışarıda bilmediğim yerde içeceğine benim gözümün önünde içsin." Kulağa tedbir gibi geliyor değil mi? Değil. O cümleyi kuran anne aslında şunu söylüyor: Çocuğumun beni sevmesini, bana saygı duymasından daha çok istiyorum.

Bir de şu var: O anne babaların bir kısmı kendi gençliğinde popüler olamamış. Ponpon kız seçilememiş, takıma girememiş. İçinde kalmış. Şimdi o eksiği çocuğunun üzerinden kapatmaya çalışıyor. Çocuğunun popüler olması, çılgın partiler vermesi onun kendi bitmemiş işlerinin ilacı oluyor.

Yani çocuk, evlat değil; annesinin kendi gençliğine tutunmak için kullandığı bir zaman makinesi.

Ben de ergenliğimde (hatta bazen şimdi de) annem ile anlaşamıyorum. Bazen kızıyorum, bazen "anne yeter" diyorum. Ama şunu da biliyorum: Benimle yarışmıyor. Beni onaylatmaya çalışmıyor. Otorite figürünü koruyor, yol gösterebiliyor ve bir yerde durup "olmaz" diyebiliyor.

Bir ergenin arkadaşa da ihtiyacı var, hatta iyi bir arkadaş çevresine ihtiyacı var. Ama arkadaştan da önemli iyi bir yetişkine ihtiyacı var. O filmlerdeki çocukların bulamadığı tek şey de bu.

06

"O partiler gerçekten öyle mi, kalabalık ve çılgın mı?"

Cevap: hayır, o kadar da değil…

PARTİ
PARTİ

Bütün okulun eve doluştuğu, havuza araba atıldığı partiler gerçek hayatta neredeyse hiç olmuyormuş. Gerçek olan, on beş kişinin bodrum katında müzik açıp pizza yemesiymiş.

Peki filmler niye öyle gösteriyor? Çünkü sinema popülerliği göze görünür hale getirmek zorunda. "Bu çocuk popüler" demenin en ucuz yolu kalabalığı büyütmek. Büyük parti = büyük itibar. Bu bir gözlem değil, bir çekim numarası.

Evlerin o kadar büyük ve şatafatlı olması da öyle. Orada evler müstakil, bahçeli, bodrumlu, komşular birbirinden uzak. Bizdeki apartman kültüründe bir gencin öyle bir parti vermesi fiziksel olarak imkânsız zaten. (Üçüncü şarkıda alt kat kapıyı çalar. )

Şunu da öğrendim: Partilerin büyüklüğü yalan ama işlevi değil. O bodrumlar sahiden çok şeyin başladığı yer. Ve orada olan şeyin çoğu isteyerek değil, ortama uymak için oluyor.

Bir şeyi ortama uymak için yapıyorsan, yaptığın o davranış zaten sana ait değildir. Sen de sen değilsin…

07

"On sekiz yaşında valizi alıp nereye gidiyorlar?"

Filmlerde şöyle bir sahne var: Çocuk on sekizine basıyor, valizini alıyor, kapıdan çıkıyor. Arkada rock müziği çalıyor. Yüzünde büyük bir gurur var. Sanki bir şey başarmış gibi.

Ama dur bakalım. Notları berbat. Bir mesleği yok. Bir birikimi yok. Kariyer olgunluğu ve geleceğe yönelik bir kariyer planlaması hak getire...

Nereye gidiyor bu çocuk?

Öğrendiğime göre birkaç yol var: Ucuz iki yıllık okullara yazılıp aynı anda haftada kırk saat çalışmak, başka bir şehirde dört beş kişiyle bir ev paylaşıp garsonluk, kuryelik yapmak, hiçbiri olmazsa orduya yazılmak. Ve bir kısmı da hiçbirini beceremeyip sokakta kalıyor.

Anne baba endişelenmiyor mu peki? Etmiyor. Çünkü orada yirmi yaşında hâlâ ailesiyle yaşayan birine "ezik" gözüyle bakılıyor. Anne baba da "on sekiz yıl görevimi yaptım, şimdi kendi hayatımı yaşama sıram" diyor.

Bizde bir çocuk evlenene kadar aynı evde yaşar. Şikâyet ederiz, "bu çocuk bizi bitirdi" deriz, ama kapıya koymayız.

Ve şunu düşündüm: O çocuk valizini alıp çıkarken kendini özgür sanıyor. Ama gittiği yerde ne oluyor? Sabah yediden akşam ona kadar asgari ücrete çalışıyor. Yani ailesinin evinden çıkıp, çok daha sert bir patronun eline geçiyor.

Ona "kendi ayaklarının üzerinde durmak" diye satılan şey, aslında birinin ucuz işçiye ihtiyacı olması.

08

"Ama en tuhafı ne?"

Herkes sanıyor ki bugünün gençleri o filmlerdekinden çok daha beter. Değil. Tam tersi.

Bugünün Amerikalı gençleri, doksanlardakilerden daha geç başlıyor her şeye. Daha az içiyorlar. Daha az partiye gidiyorlar. Ehliyeti bile daha geç alıyorlar. Filmlerin vaat ettiği o çılgın gençlik gerçekleşmedi bile.

Peki iyi mi durumdalar?

Hayır. Orada yalnızlık artık resmî bir sağlık sorunu olarak ilan edilmiş durumda. Depresyon, kaygı, ilaç kullanımı tarihin en yüksek seviyesinde.

O kültür gençlere eğlenceyi sattı. Gençler eğlenceyi bile alamadı. Ellerinde sadece yalnızlık kaldı.

Yani mesele hiçbir zaman "çok eğleniyorlar" değildi. Mesele, onlara insanı nasıl göreceklerinin öğretilmesiydi: karşındaki bir insan değil, bir puan. İlişki bir bağ değil, bir ürün. Sen de kendini sürekli beğendirmesi gereken bir vitrin.

Bugün telefonunda kendini pazarlayan bir çocuk, American Pie'daki çocuktan daha yalnız. Bu bir ilerleme değil. Aynı hastalığın daha sessiz hâli.

09

Peki bizim tarafımızda ne var?

Bütün bunları anlatırken kendimizi çok temize çekmemek gerekiyor. O filmlerdeki her şey Hollywood'un icadı değil. Ergenlik dünyanın her yerinde zor. Bizde de dedikodu var, bizde de dışlanan çocuk var, bizde de kantinde tek başına oturan biri var. Doğum oranları da sadece Amerika'da düşmüyor, bizde de düşüyor, Kore'de daha beter düşüyor. Yani her derdin ilacı "eskiye dönmek" değil.

Ama şu apaçık ortada: Otuz yıl önce bu topraklarda "mezuniyet balosu" diye bir şey yoktu. Şimdi var. Kimse oturup buna karar vermedi. Bir film türü bunu bize alışkanlık olarak bulaştırdı.

Bir toplumun geleneklerini başka bir toplumun gişe hesabı belirlemeye başladıysa, orada durup düşünmek lazım.

Ergenlik ne sadece yasakla geçer ne de sadece serbestlikle. Ergenlik, o dönemde odanın içinde hâlâ bir yetişkinin durmasıyla ve o ergeni dinleyip anlamasıyla geçer. Kızacak, sınır koyacak, "olmaz" diyecek ve bunların gerekçelerini anlatacak, ama sabah kahvaltıda hâlâ orada olacak biri.

O filmlerdeki çocukların bulamadığı tek şey buydu.

Ve bizim de kaybetmemek için tutunmamız gereken tek şey bu sanırım.

"Ya sabır" çekmek, çocuğu kendi haline bırakmak değildir. Tam tersi: yanında durmaya devam etmek, ama bağırmadan, yargılamadan...


Tekno Psikoloji

Yorumlar